28 Mayıs 2012 Pazartesi

Yulaflı kurabiye

merak etmeyin! blogu olduğundan farklı bir bloga dönüştürmeyeceğim. sadece, bazı tatlar var paylaşmak istediğim. önceden yayımladığım Adema'nın Apple Crisp'i onlardan biriydi. Ama o da paylaşılmayacak gibi değildi. mmmm:)

bugün paylaşmak istediğim lezzet, Yulaflı Kurabiye. yine Adema'dan...internetten bulmuş tarifi. hem yapması kolay, hem diyette de yenilebilir hem de lezizzz...

tarif Amerika ölçülerine göre. araştırdığım kadarıyla burada 'cup' diye kullandıkları ölçü 240 ml'ye karşılık geliyor. yani yaklaşık 1 su bardağı. ben 'cup' yazayım, siz ona göre ayarlayın.
son iki tane kalmıştı :) kırıntılarını bile bırakmadım:)
Malzemeler:
1 cup un
1/2 yemek kaşığı karbonat
1/2 yemek kaşığı kabartma tozu
1/2 yemek kaşığı tarçın
1/4 yemek kaşığı tuz
113 gr tereyağı(yumuşak)
3/4 cup esmer şeker
1/2 yemek kaşığı vanilya
1 yumurta
1 cup yulaf (eti yulaf var ya. o şekil)
1/2 cup kuru üzüm

Yapılışı:
tereyağını yumurta ve vanilya ile karıştırıyoruz. ayrı bir yerde un, tuz, tarçın, kabartma tozu ve sodayı karıştırıp tereyağı+yumurta+vanilyalı karışıma ekliyoruz. sonra yulafı ekliyoruz. kulak memesi kıvamında hamur olmuyor. hatta yoğurmuyorsunuz bile bu kurabiyeyi. kaşıkla karıştırıp fırın tepsisine birer kaşık, kurabiyeler arasında biraz boşluk bırakarak koyuyorsunuz. önceden ısıtılmış 180 derece fırında 13 dakika. burası önemli! saatinizi kurun. sadece 13 dakika pişirilecek.

Bayaa bereketli bir kurabiye. bu yazdığım ölçüler 4-5 kişilik misafirinize yeterli olacaktır.

Afiyet olsun!

bu arada..bu kurabiyeyi ilk yediğimde, çocukken yediğim bir kurabiye aklıma geldi. kaya kurabiyesi idi adı. içinde incir, kuru üzüm, ceviz vardı. tadı hâlâ damağımda. tarifini bilen varsa, bana e-posta atarsa çok sevinirim.

25 Mayıs 2012 Cuma

Sosyal ağ, Sosyal medya, aşırı sosyalleşme!


20mayıs2012pazar
Geçenlerde bir yazı yazdım bloga. O gün bir arkadaşımdan hayat dersi(!) aldım. Aramızda geçenlere sinirlendim. Bayaa bir döşenmiştim yazıda. Sonra yayımlamadım.

Mevzuu şuydu: arkadaşım facebook’ta Adele’in Someone Like You şarkısını paylaşmış. Ben de “bir bu şarkı bir de Ajdar’ın Nane Nane şarkısı ikisi de bir benim için” şeklinde yorum yaptım. Arkadaş da “:), ;),  canım benim”li falan bir cevap yazmış. “fikirlerini paylaştığın için teşekkürler. Ama burası benim duvarım ne istersem paylaşırım” diye. Ben de “daha da yazmam bi şey” dedim sonrasında kendisinden gelecek bütün paylaşım uyarıları bana gelmesin diye engelledim. Bu arada, sözkonusu kişi benim yakin arkadaşım olur.

Aradan epey zaman geçti, 1 ay mı ne. Ben o ara facebook profilimi kapattım. Eposta atmış “merak ettim neredesin, küstün mü bana” şeklinde. “Küsmedim ama kırıldım, profilimi kapatmamın sebebi de başka” diye cevapladım. Ne yazdı o bana ya..”bana gurur yapmazmış, özrünü dilermiş ‘ama’ ben her seferinde buna benzer yorumlar yapıyormuşum falan filan. Yorum yapılmasını istemiyorsan kapat, herkes beğenecek diye bir şey yok sonuçta kaldı ki ben ‘sana’ yorum yapmadım ‘nasıl şarkılar dinliyorsun, ne biçim müzik zevkin var diye. Sadece fikrimi belirttim, hem biz seninle karşılıklı bu şarkı üzerine konuşsak(internet üzerinden değil) bir sohbet konusu olacakken internet üzerinden konuşmak işi farklı boyuta götürüyor, dedimmm sonrasında kendisinin zembereği boşaldı.

Bu cevabımla yapıcı değil yıkıcı oluyormuşum-hâlâ-, bana tavsiyesi hayata kendi penceremden bakmamammış, bu bana insan kazandırmaz-kaybettirirmiş, arkadaşlık ilişkimiz boyunca ‘hep’ alttan alan taraf ‘o’ olmuş şimdi alltan almadığı için mi kopma noktasına gelmişiz(e doğal olarak kendi tarafından görüyor), yorumlarını neden kapatacakmış ki onun arkadaşları(ben olmuyorum bu durumda) onu kıracak-üzecek yorumlar yapmazmış, dost acı söylermiş (ki bu lafa ayrıca ifrit olurum, bu lafın altında içinde biriktirdiğin senelerin kinini bana kusma hakkını elde etmiş olmuyorsun-sadece o kişi için söylemiyorum bunu, dost’um geçinen kişiler için söylüyorum), bu söylediklerine de şimdi kızacakmışım ama ne olursa olsun her zaman benim yanımdaymış! (şuanki gibi mi demek istedim)

Bu yazdıklarına karşılık bir sürü şey yazabilirdim, yazmamın işleri daha da kötüleştireceğini düşünüp sadece “tamam. teşekkürler, ben de senin her zaman yanındayım” dedim gönderdim. O günden beri ses seda yok.

Buraya kadar yazdıklarımı o arkadaşımla olan dostluğumuz konusuna mı çevirsem ya da internet üzerindeki sosyal ilişkilere mi diye düşünmekteyim şuan. İkincisi ile devam ediyorum.

Önceden facebook mu vardı mirim. Yoktu. İlkokul-ortaokul arkadaşlarımıza hatıra defterlerimize iki cümle yazdırtır, telefon numaralarını adreslerini kaydeder, sıkıfıkı olduklarımızla ilişkimize gittiği yere kadar devam eder, gitmeyenlerle de yolda gördüğümüzde selamlaşır iki çift laf ederdik. Kimisinin adını hatırlamazdık, kimisi bizim adımızı hatırlamazdı.

Lise arkadaşlarıyla daha farklı, üniversite arkadaşlarıyla ise daha da farklı ilişkimiz olurdu yaşımızla birlikte biz de büyüdüğümüzden.

Facebook bir çıktı. Er meydanına döndü olay. 
‘kimin daha çok arkadaşı var?!’, 
‘kim nerelerde gezip tozuyor’, 
‘kimin ilişki durumu ne?’. 
İlk başladığında da böyleydi, şimdi de böyle. Facebook’a ilk kaydolduğumda, üniversite hayatım boyunca toplasan 10 cümle etmediğim kişiler beni eklediğinde şaşırıyordum (E iyi de senle arkadaş olsak, olurduk zaten). 3-4 ay önce biri bana ekleme talebi göndermiş. O daha ilginçti. Kızla aynı sınıftaydık, ama o okulu uzatmış. Gün oldu devran döndü ben mezun olduğum üniversiteye doktora için geldim. Bir sınavda o kızın gözetmenliğini yapmayayım mı? denk geldi ne yapayım. Kız artık gurur mu yaptı bilmem, suratıma bile bakmadan sınav sonunda çıktı gitti. Daha sonra koridorda gördüm, selam vereceğim yüzüne bakıyorum. Oralı olmuyor. Ahanda bu arkadaş bana ekleme talebi göndermiş.

Zaman geçtikçe facebookta gördüklerime daha da hayret eder oldum. Birisi, annesi ölmüş-facebooktan duyuruyor. Diğerinin etkinlik kısmında bir merhum-merhumenin 52. gecesinin duasına katılacağını gördüm. ilişki durumunu değiştirenleri ve birisiyle olan ilişkilerinin ciddiyetini bu şekilde anlayanları hiç hesaba katmıyorum. Yani…evlisindir tamam da..diğerleri garibime gidiyor.(aman ha! benim fikrim bu, sonra bana sataşmayın arkadaşım gibi:)).

Mesela bugün bir röportaj okudum. Tabii ki de tek sebep bu değildir ama Taylan Kümeli’ye Gökhan Arsoy’la olan ilişkisini neden twitter’dan 140 karakterle bitirdiğini sormuşlar. O ara Gökhan Arsoy’un facebooktaki ilişki durumunu değiştirdiğini ve kızgınlıkla böyle yaptığını söylemiş.

Çok değişti her şey ya. Sıradanlaştı, sığlaştı. Eskilerin anlattığı ‘sinemada gözgöze gelebilirsek ne ala’ modundan bu raddelere geldik. Benim gibi yüreği eskide kalmış birisi için bu durum çok…çok…ne bileyim doğru kelimeyi de bulamıyorum. İçi boşaltılmış desem bir nebze tanımlayacak gibi.

Hep mi kötü bu internet ortamı? Değil tabii ki. Twitter bazı yönlerden iyi bak. Twitter hesabım var. Ama orada da gerekli kişileri izliyorum. Bazı gezeteleri, haber sitelerini, etkinlik duyurularını, köşe yazarlarını, ünlüleri. Hepi topu 110 kişi mi ne var izlediğim. Takip ettiğim noname(diyeceğim afedersiniz:) hepiniz benim arkadaşlarımsınız:)) kişiler de abidik gubidik şeyler yazmıyor. Her dakka tweet atan kimilerini de izlemeyi bıraktım. Bana ne her yaptığından diyorum.

Facebook profilimi neden kapattığıma da gelince. Tümden kapatmadım da dondurdum. Doğum günümde açıp sonra tekrar donduracağım.

Uzakta olunca her haberi almak istemiyor insan. Bir gün facebook hesabımdan anasayfama girdim. Annemin kuzeninin vefat haberini öğrendim. O abiyi çok severdim. 40 yaşındaydı henüz, 2 çocuklu. Gayet güzel bir aile hayatı vardı. Bu haberi gördüm, yıkıldım resmen bilgisayar başında, çöktüm! Şahsen o haberi almak istemezdim buradayken. İkincisi…yahu bu ne acımasızlıktır, düşüncesizliktir. Cenazemizi bile facebooktan kaldırır hale geldik. Bu nedenle sinir oldum, kapattım hesabımı.

Eksikliğini de hissetmiyorum şahsen. Eski günlere geri dönmek istiyorum. Biriyle karşılaştığımda sokakta, onun hayatıyla ilgili yenilikleri kendisinden öğrenip şaşırmak istiyorum, facebooktan öğrenip like yapmak değil. Bir şarkı, bir film, bir kitabı kendim gerçek kişi olarak önerip üzerine konuşmak istiyorum birileriyle. İnsanlarla çok yüzgöz olmak istemiyorum. Bu ve bunun gibi sebeplerden maalesef facebook ve diğer internette sosyalleşme ortamları bunların hepsini elimden alıyor.

Bu nedenle yokum artık sanal sosyalleşme ortamında.

Bu yazının toparlaması:
-başak burcu kadınlarını hayatımdan tümden çıkaracağım gibi bu gidişle. Arkadaşlık bir yerde tıkanıyor ne hikmetse(bkz Kedi, Adema). Astrolojik olarak incelemek lazım.
-bu olayı anlattığımda bir arkadaşım şakayla karışık “kızın sevip paylaştığı şarkıyı takdir etmemişsin. Üstüne Ajdar’la bir tutmuşsun. Sen suçlusun” dedi. Bilemedim. Sizin paylaştığınız videoya böyle bir yorum yapsam siz ne derdiniz?
-facebook konusu amerika'da da aynı. millet orayı kendilerinin vitrini olarak görüyor.

22 Mayıs 2012 Salı

Doğdum ben!:)


22mayıs2012salı
Salı sallanır mıydı neydi? :) e sallasın, yansın bu dünya! Maceraperest doğdu!:)

Doğum günümün benim için anlamı, gerçekten hayatlarında bir anlam ifade ettiğim kişiler tarafından kutlanmasıdır. Kimisi bugünü, bana laf sokmak için de kullanır. O da onların inisiyatifi. Ne diyeyim.

Annemle babam çok alemdir. Şu yaşıma kadar 2 kere doğum günümü unuttular, benim hatırladığım. Biri ben üniversite sınavına hazırlanırkendi. Diğeri de geçen sene.

Aranot: aklına anne babasının bile önemsemediği ezik bir insan tipi olarak ben gelmesin. Adamların takvimle işleri yok. Emekli ikisi de. Onlar için hangi günde oldukları önemli, hangi tarihte değil. Maaş aldıkları tarihleri bilirler bir, bir de babam ayın 15ine takıntılıdır. “ayın 15i oldu mu ay bitti say sen” der. Bir de ay’ın aydınlık ve karanlık olmasına göre yapılacak işler vardır. Onu takip ederler. Babamın telefonuna herkesin doğum gününü alarm olarak kurduğumdan hatırlar. Benimkini nasıl mı unuttular:) ahanda mevzunun temel direği o zaten:)

Şimdi…seneee geçen sene:) babamın telefonu arıza yaptı. Yeğenim telefonu atmış mı ne, geçmiş zaman. Babam tamire verdi. Tamire gidince telefon, fabrika ayarlarına döndü. Dolayısıyle benim kurduğum bütün alarmlar gitti.

Geçen sene geldi benim sene-i devriye. Abim aradı. Abimin eşi aradı. Sırayla tüm arkadaşlar, eş-dost aradı. Bunlardan ses yok. Hayır, abim annemlere haber verir ararlar diye bekliyorum. Abim de haber vermemiş. Sonradan kendisine sordum da öğrendim, “hatırlatma sakın” dedim “bakalım ne zaman hatırlayacaklar”:)

22 mayıs geçti, ses yok. 23 mayıs oldu, ses yok!..24 mayıs oldu, gene ses yok:) aradan 3 gün geçti. Sinirlerim bozulmaya başladı benim. E yuh, diyorum. Telefon çaldı. Babam arıyor. “biz senin doğum gününü unutmuşuz” dedi. Bir de üstüne “neden hatırlatmıyorsun” diye sordu?:) “ay o kadar güzel unutmuştunuz ki hatırlatmaya kıyamadım” dedim:) telefonu tamire gittiğinden alarmın çalmadığını falan söyledi, ben de “alarmla mı hatırlayacaksınız illa ki” diye lafımı kodum:) babam “haklısın ama oldu bi kere” falan dedi. “bi ayakkabı alırsan ödeşiriz” dedim. Ayakkabı o arada ne oldu bilmiyorum. Almadılar sanırım. Sonra annemle görüştük, o da tabi binbir üzüntü içinde unuttukları için.

Bu kadar üzülmelerinin sebebi de…ben herkesi doğum gününde arıyor olmam.

3 gün sonraaa:) nasıl hatırladıklarını merak ediyor musun peki.

Babam çarşıda bir arkadaşını görüyor. Hal hatır sormadan sonra arkadaşı, torununun doğum günü olduğundan bahsediyor. Babam “eyvah!en önemli kişinin doğum gününü unuttuk” diye (eminim o ara sağ eliyle sağ bacağına vurmuştur. Gözümün önüne o şekilde geliyor:)) koştur koştur eve gelip beni arıyor:)

Bu sene ne yapacaklar, nasıl yapacaklar bilmem. Zira onları ben arıyorum skype üzerinden. Mesaj mı atarlar, Obama kanalıyla benimle iletişime mi geçerler artık o da onların takdiri:)

not:ADSIZ yorumlar onaylanmaz

20 Mayıs 2012 Pazar

Fotografium Nikon D3200 Hediye ediyor


Fotografium Nikon D3200 Profesyonel Fotoğraf Makinesi Hediye Ediyor. Daha önce de Canon 600D hediye etmişlerdi. Bana çıkmadı tabii :( Bu sefer umarım bana çıkar. Çıkmazsa da Canon 650D gelecek ay piyasaya sürülecekmiş. Onu alırım. 

Siz de katılın Nikon D3200, Lowepro Çanta (DSLR Video Fastpack 250 AW Sırt Çantası) ve Slik Tripod (Slik 500DX Tripod) kazanma şansı elde edin.

http://goo.gl/ciXjD?ref=491 adresini ziyaret ederek detaylı bilgi alabilirsiniz.

"Çiğlik sevmem,Kolay güvenmem"-Olgun Şimşek'in Ayşe Arman Röportajı

Ayşe Arman: insanların ilgisi seni rahatsız ediyor mu?
Olgun Şimşek: çok değil. Zaten bana biraz mesafeli durduklarını hissediyorum.

Ayşe Arman: belki de senden korkuyorlardır.
Olgun Şimşek: olabilir. kişilik biraz koku gibi, karşı tarafa geçiyor. sınırlarımı korumayı severim. üç dakikada enseye tokat olmam. çiğlik sevmem. kolay güvenmem.


Maceraperest: bundan daha güzel ifade edilemezdi. Röportajın tamamı şurada...Röportaj için çekilen fotograflar da çok başarılı olmuş.

Sene-i devriye yaklaşırken-2


14mayıs2012pazartesi
Bu sene nedendir bilmem yaşla ilgili bir sıkıntım yok. Önceden bir panik olurdum, hayatımı sorgulardım. En büyük hayalimi gerçekleştirdiğimden mütevellit öyle bir sorgulama olayına girmiyorum sanırım. Gerçi daha 8 gün var ama. Yok ya..yani daha önceki doğum günlerimi düşününce.

Ya yeni yaşımı düşünmeye vaktim yok tez nedeniyle yoğunluğumdan ya da hakikatten bir derdim yok yeni yaşımla. Yalnız şu var…

Bugün eve gelirken aklıma gelen bir şey. Kimdi hatırlamıyorum. Şüphelerim var kim olduğuna dair ancak emin değilim. 35ini aşmış bir zat-ı muhteremdi sanırım. 40 değildi yaşı. Demişti ki bir gün muhabbet ederken “vakit geçirebiliyor musun?”. bana garip gelmişti bu soru.

Ne ki şimdi bu? “vakit geçirebiliyor muyum?”

Bazı insanlar vardır, hayatınıza bir soru sormak için ya da bir cümle söylemek için girerler ve repliklerini söyledikten sonra çıkarlar. Hayatınızda bulunma sebepleri sadece odur. O adam da repliğini söyledi ve çıktı hayatımdan beni düşüncelere sevkederek.

O zaman düşünmüştüm, şimdi değil. Vakit geçirebilmek bu hayatta önemli bir şey. Kaliteli vakit geçirebilmek ama bana göre. Arkadaşımla konuşuyoruz bugün, bu ara hangi şarkıyı dinlediğini merak ettim. Hiiiç, dedi. Diğeri…tekrar açıköğretime kaydolup bir diploma ‘daha’ almak istediğini söyledi. Hayat sadece diplomadan ibaret değil, kendini geliştirmek için film-tiyatro oyunları da izleyebilirsin diye tavsiye verdim ona. Kültürel gelişim de önemli sonuçta.

Yalnız başına vakit geçire-biliyor olmak çok önemli. Böyle bir yetim olmasaydı burada ne yapardım hiç bilmiyorum. Evet, ben vakit geçirebiliyorum hem de en kalitelisinden. Kitap okuyorum, film izliyorum. Kendimi oyalayabiliyorum yalnızken-ki önemliymiş bu. Yalnızlığından şikayet eden bir insan da olabilirdim bunları söylemek yerine.

Bu seneki sene-i devriye yazım bu olsun.

19 Mayıs 2012 Cumartesi

"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir" Atatürk'ün Bursa Nutku

"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır.Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Atatürk'ün Bursa Nutku 5 Şubat 1933 Bursa


Not: önceden yayınlamıştım bunu ama tekrarlamak istedim.  
Not2: Turgut Özakman'ın 19 Mayıs 1999-Atatürk Yeniden Samsun'da kitabını şiddetle tavsiye ediyorum.

18 Mayıs 2012 Cuma

bu ara izlediklerim(11-17 mayıs)

Berlik Kaplanı'nı taa Nyc'e gittiğimde izlemiştim.
Berlin Kaplanı(2012)
Kusura bakma Ata Demirer! Anladın sen onu. malum..Amerika'dayım..Burada gösterimi yoktu filmin.
Bu filmden bir Eyvah Eyvah performansı beklemeyin. Genelde beğenmedik demişlerdi bu film için ama ben beğendim. Eski Alamancı olduğumdan mı bilmem artık:) Parktaki spor aletleriyle maça hazırlanma sahnesine koptum yalnız:)
The Muppets(2011)
Filmi bitirdim, ikinciye dönsem mi diye düşünüyorum:) Çok güzel, kaçırmayın derim.
The Adventures of Tintin(2011)
 ne zamandır film izlemediğimden seriye bağladım. The Muppets'ı sabah bitirip akşam Tintin'i izledim. bu filmi de öneriyorum. Keşke 3 boyutlu izleme fırsatım olsaydı. Bir kaçış sahnesi var filmde. Eminim 3 boyutlu daha keyifli olurdu izlemesi.
Atlıkarınca(2010)
 Kusura bakma Mert Fırat! Anladın sen onu. Gösterimdeyken kaçırmışım, şimdi izleyebildim. Yalnız..Mert Fırat Atlıkarınca'da piskopata sağlam bağlamış. Bu sefer Başka Dilde Aşk ya da Beni Unutma'dakiler gibi sallantıda başrol kadın oyuncusu olmadığı da iyi olmuş. Filmle bağlantılı biri okursa eğer şu sorularıma cevap verebilir mi? Annesi kızı neden bir psikiyatriste götürmedi? Diğeri de...oğlan biraz feminen geldi bana. Baba ona da mı bir şey yapmış?
My week with Marilyn(2011)

 

15 Mayıs 2012 Salı

Doğruyu söylemek hangi sınırlar içinde olmalı?


8kasım2011salı
Bazı insanlar vardır öyle düşünmeseler bile karşısındaki kişinin duymak istediklerini söylerler. Bazen denk geliyor böyle bana. Bazen yüzlerine söylüyorum nasıl yapabiliyorsun bunu diye. Yargılamak değil, ben yapamadığımdan.

Örnek…bir gün beşiktaş pasajında bir dükkana girdik arkadaşımla. Görsen var ya nasıl iğrenç şeyler. İğrenç de demeyeyim de yani arkadaşla bizim tarzımız değil. İlla ki bi alıcıları vardır. Ki o pasajda o dükkan varlığını sürdürüyordur. Ya yok hiç kibar olamayacağım. Bildiğin iğrenç şeylerdi. 10 dakika gezdik dükkanda. Tabi bize hitap eden şeyler bulamadık. Arkadaşım ayrılırken “çok güzel şeyler satıyorsunuz ama sanırım ben bugün alışveriş modumda değilim” dedi.

Tamam..bunu anlayabiliyorum. Bu kibarlık…yapmadığın zaman kazma oluyorsun ama ciddi meselelerde de yapılmasının taraftarı değilim.

Benim başıma geldi. 2 sene evvel böyle bir ayaklarım yere basmıyordu benim. Anlatıyorum arkadaşlara. Kimisi gerçekten objektif davranıyor, kimisi de bana, benim hoşuma gideceğini düşündükleri sözler söylüyorlar, o sözler benim ayaklarımı daha da yerden kesiyor. Sonuç…gerçekçi yaklaşanların dediği oldu ve ayaklarım o kadar yerden kesilmişti ki ben güüüm diye çakıldım!!!

Çok canım yandı…bildiğin gibi değil, tarif de edemem ama hâlâ da içimde taşıyorum o acıyı. Geçeceğini de sanmıyorum. Sana bunları yazarken içimden bana “hey! ben buradayım. Sen daha çook yazacaksın bunu” diyor. Bu acıya vesile olana selam olsun, ne diyeyim.

Benim canım çok yandı, yanıyor ya. Gerçi önceden de ben ne görürsem onu söylerdim de bu yaşadığımdan sonra daha da realist oldum olan bitene karşı. Arkadaşım gelip bana bir derdini anlatıyor mesela. Tavsiye istiyor. Ben direkt söylüyorum. Böyle böyle diye. İstiyorum ki onların canı yanmasın. Bir nevi koruma diyelim..anlamsız biliyorum. Onların duymak istemedikleri şeyleri söylüyorum. Gerçeği söylediğimi biliyolar, ama hoşlarına gitmiyor, yüzleşmek istemiyorlar benim söylediklerimle. Ama eninde sonunda benim söylediğime geliyorlar.

Ama bilmiyorlar ya da farketmiyorlar mı desem. Yoo biliyorlar aslında benim neden öyle yaptığımı. Baktım ben neden böyle yaptığımı onlara izah etmeye çalışıyorum ama benim kötü niyetli olduğumu, onlara laf soktuğumu falan düşünüyorlar…o zaman da kendimi çekiyorum. Ne halleri varsa görsünler diye…

Bu aralar bir arkadaşıma kırgınım da…ondan böyle yazdım…içimi dökeyim dedim ama tam da dökemedim. 

edit: tarihi farkettiyseniz, eski bir yazı. geçen gün bu konuda tavrımı değiştirme kararı aldım bir sebepten. bundan sonra kimseye tavsiye vermek-ne kadar isterlerse istesinler-, ve aklımdan geçeni doğrudan söylemek yok. herkes kendi dünyasında mutlu olsun, kendi kompleksleriyle yaşasın. bana da bulaşmasın! (14mayıs2012)

10 Mayıs 2012 Perşembe

spinning

9mayıs2012çarşamba
(Yayınlamadıklarımla birlikte 500.postum:))
Madem hastayım, ders çalışamıyorum. Bari ne zamandır aklımda olan şeyleri yazayım değil mi? yazmak istediğim konulardan biri; bahar döneminde katıldığım rekreasyon bölümünün dersleriydi. Bu dönem, zaman zaman adlarını postlarımda geçirdiğim, spinning, yoga’lates ve yüzme derslerini aldım. Ders dediysem, sadece yüzme dersinde nasıl yüzüleceğini öğrendim. Diğerlerinde hoca gösteriyor, sen yapıyorsun.

Bunlardan spinning’i anlatmak istiyorum. Yoga’lates’le ilgili daha önce bir post yazmıştım. Yüzme dersi ise bildiğiniz yüzme dersi. Hep istediğim şeydi, yüzücüler gibi yüzmek. Şimdi sırt üstü ve serbest (crawl) stilde –nihayet- yüzebiliyorum. Tamam! Bir Derya Büyükuncu değilim!:) ama olsun.

Türkiye’de de Spinning olarak bilindiğinden bu kelimeyle devam edeceğim. Spinning; kapalı alanda hoca eşliğinde bisiklet çevirme. Hoca seni yönlendiriyor, müzik eşliğinde pedala asılıyorsun. Aşağıdaki resimdeki gibi bir bisiklet düşünün. Kondisyon bisikletlerinden farklı. Ortada pedalın sertliğini ayarlayabileceğin bir mandal var. Direksiyon ve oturacağın seleyi de kendi mandalları ile ayarlayabiliyorsun.
İlk derse gitmeden önce “bu spinning ne ola ki? Bir bakayım youtube’dan? Başıma gelecekleri önceden kestirebileyim” diye düşünmüştüm:) o zaman izlediğim videoyu görünce de “bunlar insan mı ki? Nasıl yapıyorlar bunu” demiştim(aşağıdaki videodakilerde bir numara yok da benim izlediğimde hem deli gibi pedal çevirip hem de direksiyonda şınav(push-up) hareketi yapıyorlardı).



İlk dersin başlangıcında hoca, adı Donna, bisikleti kendimize göre nasıl ayarlayacağımızı gösterdi ki bu en merak ettiğim şeydi. Bisikletin selesini kendime göre nasıl ayarlayacağımı bilmiyordum ben. Spor salonundaki bisikletleri kullanırken rahatsız oluyordum. Usulü şuymuş: Selenin yanında dik duruyorsun, dizini 90 derece olacak şekilde yukarı kaldırıyorsun. Bacağının üstüyle sele aynı hizada oldu mu o senin ayarın oluyor. Pedala ayağını koyduğunda dizinin dümdüz olmaması, hafif kırık olması gerekiyor. Seleye oturunca direksiyonla uzaklık ayarını yapıyorsun. Direksiyonun da seleyle aynı hizada olması gerek. Sonra ders başlıyor.

Bizim dersimiz 50 dk idi. İlk şarkı, ısınma. Dersi bölümlere şarkı olarak ayıracağım. Öyle çünkü:) şarkıya göre hareket ediyorsun. Hoca sana nasıl hareket etmen gerektiğini söylüyor. İlk şarkı genelde yormayan türden oluyordu. Isınmak için. Bazen düz bir yolda bazen de çok da dik olmayan tepeleri çıkarak şarkıyı tamamlıyorduk. Tepe çıkmak ne mi?:) hoca her şarkı başlamadan önce “şimdi 4 dağ tırmanacağız”, “şimdi küçük tepelere inip çıkacağız” türünde tanımlamalar yapıyordu.

Mesela…”şimdi düz bir yolda gidiyoruz. Sağ tarafımızda deniz var. Güneş ışığı. Ne kadar güzel bir gün değil mi” derkeeeennn” yavaştan yokuş tırmanmaya hazırlanın” diyordu o anda bisikletin ortasındaki mandalı çeviriyorduk pedalı sertleştirmek için sanki o yokuşu gerçekten çıkıyormuşuz gibi. “mandalı biraz daha çevirin diyordu”,  yokuşun ortasına geldiğimizde. “biraz daha çevirin ve ayağa kalkın” dediğinde de zirveye doğru tırmanıyorduk. İniş? Mandalı biraz boşa al ve olabildiğince hızlı çevir. Bazen yokuşlara hızlı sokuyordu bizi. Bazen dağın zirvesine tırmanırken mandalı en sert seviyeye çeviriyorduk.

İlk başlarda spinninge adapte olmakta zorlandım. Kalbi acayip çalıştıran bir spor. Dehşet kalori yakıyorsun 50 dkda 450 kalori falan. İlk dersten çıktığımda yüzüm bir domates kadar kırmızıydı ve nefes alamıyordum. İkinci derste de öyle. 3. derste genelde yokuş çıktığımızdan bir ara elimi kalbime koydum. Kalbim tam da elimin altında atıyordu. Güm güm güm..resmen elimde hissettim kalbimi. Alışamayacağımı sanırken…4. derste demeyeceğim..cıkh 5.  ders de değil:) derslere başladıktan bir 4-5 hafta sonra falan alıştım sanırım tempoya. Sigarayı bırakmamış olsam, kendimi hiç düşünemiyorum ne halde olurdum.

Spinning çok terleten bir spor. Havlu ve kaybettiğiniz sıvıyı yerine koymak için 1 litre su götürmeyi unutmayın. Suyu ders sırasında içiyorsunuz. Vücuda spinning ile eziyetin yanında bir de susuz bırakarak eziyet etmeyelim di mi:)

Spinning tüm kasları çalıştıran bir spor. Dağ tepe çok tırmandığımız derslerin sonrası karnımdaki kasları daha çok hissediyordum. Denemenizi tavsiye ederim ancak ders sonrası mutlaka esneme hareketleri yapın. Sonrasında yürümeyi unutabilirsiniz. Ha bir de ders sonra bisikletten yavaşça inin, o kadar yüksek tempodan sonra vücut bir bocalıyor. Düşebilirsiniz bisikletten inerken.

Bir de benim derslerim sabah 8deydi. Düşün. 8deki ders için ben kış boyunca sabah 7de kalktım,azimliydim devam etmeye:) Sadece 2 ders kaçırdım. Birinde Washington DC’ye gitmiştim, diğerinde de hoca hastaydı.

Bugün kayıtlar tekrar başlamış. Spinninge kayıt oldum mu tekrar? Tabii ki hayır:) Sıcakta çekilmiyor ya. Onun yerine Pilates ve yüzmeye kayıt oldum. Bu sefer ileri düzey yüzme dersine yalnız:) buradayken denemediğim ne kadar spor varsa denemek istiyorum çünkü Türkiye’ye göre çok ucuz. Bir de hayatımın sporunu arıyorum daha önce de dediğim gibi. Spor salonu bir süre sonra bayıyor beni. Yüzmeye devam edebilirim ama İstanbul’da nasıl olur onu bilmiyorum. Pilates’i deneyeyim. Belki severim. Temmuz ayındaki kayıtlarda da Aquagym’i (suda jimnastik) deneyeceğim. Deneyimlerimi anlatırım.

İçinizde var mı spinning yapan peki? Merak ettim.

8 Mayıs 2012 Salı

hastayım hasta,canım ister pasta

Recreation Service'ten aldığım spinning, yoga'lates, yüzme dersleri bitince kendimi spor salonuna vurmaya karar verdim. yavaşş! ağır vur deseydi biri o ara iyiydi. geçen pazartesi kütüphanede ders çalıştım. çarşamba günü başlarım, pzt-çarş-cuma günleri giderim diye planlıyorum kafamda. hatta konuşma kulübündeki kızları da ayartıyorum birlikte gidelim diye. hepimiz aynı ayarız kafaca. üşengeciz ve biri gitmeden diğeri gitmiyor. aslında yaşam biçimi haline getirmek lazım falan filan. biliyorum! ama ekip işi arkadaş. tek başına olmuyor. bir de spor salonu beni bir süre sonra bayıyor.

çarşamba günü Christophia ile gittik akşam 5 civarı. 10 dk havada yürüyüş aletinde ısındıktan sonra 30 dk yürüyüş bandında ter döküyorum genelde. bunun 15 dksı yokuş çıkmaca, 15 dkdan sonra da kah koşmaca kah hızlı yürümece. sonrasında da aletlerde çalışıyorum. amaaa bu sefer yazın gelmesinden mütevellit salondaki tüm koşu bantları doluydu. boş olan bir tanesi de tam da en sanayi tipinde olanından vantilatörün karşısındaydı. ben çıktım bantın üzerine. yokuşu tırmanıyorum. bir serinlik geliyor farkında değilim. bazı koşu bantlarının kendinden kliması var, istediğinde kapatabiliyorsun. ondan değilmiş. vantilatör hazretlerini o ara gördüm ama nasıl olsa terliyorum bana koymaz diye ben devam ettim. var ya bazen hakkatten davetiye çıkarıyorum. ya da bugün babamın dediği gibi "aranıyorum"! normalde kendimi korur kollarım hasta olmayayım diye. hastalık sürecini herkes kadar ben de sevmem. bir de yaban ellerde kim bakacak bana. doktora gitmek, gitmeyi düşünmek en faciası. gelmeden önce zaten her duruma göre ilaç getirmiştim yanımda. böbrek iltihabı nedir hiç bilmem(şeytan kulağına kurşun) onun için bile ilaç aldım yanıma.

cuma'dan beri pertim, yatıyorum. perşembe günü olan diğer hadiseyi zaten biliyorsun. o konuda hâlâ kararsızım ne yapsam diye. çektirmek istesem bile kredi kartımın kesimini beklemem lazım zira bu ay fazla abanmışım karta. 9 ayın çarşambası bu aya denkgeldi ben neyapayım. bilemedim. o gün doktor dişimi biraz sallamıştı, o da mı sarstı benim bünyeyi bilmiyorum.

cuma'dan beri;
zencefil+kakule+karanfil+tarçın+yeşil çay kaynattım içtim.
doğal antibiyotik diye limon suyu sıkıp içtim.
çorba yaptım kendime, naneli yoğurtlu makarna yedim.
vitamin ve enerji olsun diye greyfurt, kivi, muz yedim.

daha ne yapabilirim bilemedim. halam; tavuk suyu yap bol karabiberli, limonlu dedi ama buradaki tavuklar fena kokuyor. yapılmaz ondan.

bu arada soğuk algınlığı ilacı alıyordum baktım fayda etmedi dün geceden itibaren antibiyotiğe başladım. birazdan 3.sünü alacağım. çok kötü oldu bu hastalık ya. 16sında hoca yurtdışından gelecek. o gelmeden email ile ona danışacağım şeyi yazmam gerek. bir de bu hastalık sürecinde düşündüm taşındım iyice. çekilmez bu çile, bir an evvel yaz bitir şu tezini kendine yazık dedim(biliyorum bunu çok fazla tekrar ediyorum ama zorla olunca olmuyor bazı işler.hemen her gün bu işi bırakıp özel sektöre geçmeyi düşünüyorum). pisikolocim(!) gitgide bozulmaya başladı. 

cumartesi günü sanırım. Friends'in 8. sezonunun ortasındaydım. dün 9. sezonu da bitirdim. dizi zaten 10 sezonluk. son sezona başlamaya korkuyorum bitmesin diye. çok eğlenceliymiş meğerse. izlediğim diğer dizilerden daha komik.

ha bir de ev arkadaşımı çekiştirelim mi biraz. ara vermiştim. kıza çatasım var "umarım tüm kırgız halkı sen gibi değildir" diye. abi! cumadan beri yatıyorum. kız odama gelip de "nasılsın, nasıl oldun, yapabileceğim bir şey var mı" diye sormadı. cumartesi günü Farmer's Market'a gidecekti. kendi odasından benim odama mesaj atıyor: "nasılsın, alışveriş için hazır mısın" diye. fena değilim ama gelirim seninle, bir şeyler almam gerek diye cevapladım. Farmer's Market'la Aldi'ye gideceğini söyledi. ben de benim Wegmans'a gitmem gerektiğini. Onun gideceği yerlerden bir şey istiyormuymuşum. cevap bu. yani kızın huyuna suyuna az çok alıştım. beklemiyordum zaten, sen gel Wegmans'a da uğrarız demesini. Teri'ye mesaj attım. sağolsun onunla birlikte gittim Wegmans'a. gitmesem halim harap. evde yukarıda saydığım muz, kivi, soğuk algınlığı ilacı yok.

pazar günü tüm gün sesi çıkmadı taa ki gece yarısına kadar. gece yarısı beni aradı. ne için tahmin et? "Maceraperest, evde misin?" nerede olabilirim ki acaba! kemiklerim birbirinden ayrılıp ayrılıp tekrar birleşiyor. nereye gidebilirim ki o halde! "şey, ben anahtarımı unutmuşum da, kapıyı açar mısın?" açtım kapıyı. hazret, o ara soruyor nasıl oldun diye.

bugün...walla bugün abime, babama, serap'a şikayetlendim Adema'dan. Babamlar eski Alamancı olduğundan "yabancılar hep öyle" dedi. "ama baba! Teri var amerikalı, Xin var Çinli. onlar hiç öyle değil, tek bu böyle" dedim. ben ne zaman böyle şikayetlensem kız hissediyor mu ne. bir ilgi bir ilgi. mutfağa gitmiştim bir ara. kendisi de orada. aslında var ya. ben çok safım!. hemen güleryüze kanıyorum. sonradan düşününce aklıma geldi. kötü niyetli değildim bu kadar eskiden ben ama, bu tip insanlar yüzünden kötü niyetlerim su yüzüne çıkıyor. su aldım mutfaktan. buna hiç selam sabah etmeden odama yönleniyordum ki seslendi "nasılsın" diye. acaba dişinden mi oluyor falan, dedi çektirsen rahatlarsın. sonra ağzından baklayı çıkardı. bak yazdıkça sinir basıyor. Petru evini boşaltıyormuş da. "bir iki eşya getirecek. sehpa getirecek bir de mikrodalganın altına koyarız" diye düşündüm dedi. tamam, dedim. anam petru bir eşya getirdi. küçük odanın bir kısmını kapladı. onu kabul ettirmek için de benimle ilgileniyormuş numarası yaptı. o ara ben de onu kullandım mı. allah var kullandım. limon suyu sıkmaya takatim yoktu. onu yapıverdi sağolsun.

kızın taktiği şu. emrivaki yapmak. bunu yaparken de seninle ilgileniyormuş numarası yapıp, iyi görünmek. o arada ne istiyorsa kaktırmak. ben de çok saf olduğumdan. her zaman yerim bu numarayı. içimde kötülük yok zira.

yazıyı toparlarsam;
-japonlarla kırgızistanlılar benim için aynı(Adema yüzünden artık). her iki halk da psikopat.
-hastayım ve hasta olmaktan nefret ediyorum. tüm kış boyunca kendime dikkat edip da havalar iyileşince hasta olmak iyice zoruma gidiyor. bir de bizimkileri özledim:( hem hasta ol hem de kendine bak ikisi aynı anda olmuyor. yemek yapanın ayrı biri olması lazım.dışardan da alamıyorum bir şey. yok ki İstanbul'daki gibi ev yemeği yapan lokantalar.
-bu arada buraya geleli neredeyse 9 ay olacak ve artık eminim. Amerika'yı sevmeyenlerdenim ben.

size danışmak istediğim şeyler var bu sefer. düşünemiyorum zira bu ara;
-kendimi iyileştirmek için daha ne yapabilirim?
-Adema'ya bir güzel mail döşeneyim mi yoksa nasıl olsa sayılı zaman kaldı diye sabır mı edeyim (ilerde bana başkalarına karşı şahitlik yapar mısınız. buraya tüm dürüstlüğümle olan biteni yazıyorum yine de geçimsiz insan ben oluyorum.anlamadım bu işi). diyeyim ki böyle böyle. sen kendini çok mu zeki sanıyorsun. 2 gün boyunca odama uğramadın hal hatır sormaya, ölsem haberin olmayacak. ama ne zaman işin düştü o zaman nezaketen sordun nasılım diye vs. ya da susup sinirimi hiç bozmasam mı?
-bir de ben neden bu kadar uzun postlar yazıyorum ya!?

7 Mayıs 2012 Pazartesi

hemcinslerimin bazıları beni yoruyor hakikatten

3mayıs2012
buraya geldi geleli sanırım ilk defa gökgürültüsünü duyuyorum. deli gibi yağmur yağıyor dışarıda.

efen'm mevzuu şu. az önce twitterda bir güzel sayıp döktüm lakin içimi soğutamadım. şişirdiler beni bu vakitte. oysa ki kitap okuyup sonrasında uyuma planım vardı. bugünüm var ya tam bir boşa giden gün. ne ders çalışma ne kendime yarar bir şey. (bkz.maceraperest diş doktorunda)

facebook hesabımı geçen gün bir şeye kızıp-ki daha sonra bu konu üzerine de yazmak istiyorum-geçici olarak kapattım. kapatmadan önceki günlerde özür dileme ile ilgili bir status yazmıştım. 

özeti şu: özür dilemek kişinin egosuna meydan okumasıdır. bir ilişkide,herhangi bir ilişkide, kendinden bir kişi daha koyuyorsan önüne o ilişki bitmeye mahkumdur. hata yapıldığında kişi özür dilemiyorsa, egosunu ezip geçememişse, o arkadaşlığın,ilişkinin onun için bir önemi olmadığını düşünürüm falan gibi bir şeyler zırvaladım. son 4 sene içinde özür dilemesini beklediğim 3 kişi var diye de laf arasında geçiştirdim. ama status adrese yönelik olmaktan ziyade özür dilemenin kişinin egosunu yenebilmesi ve karşısındaki kişiye ne kadar değer verdiği ile alakalıydı.

dün mü ne..özür dilemesini beklediklerimden biri yazmış facebooku kapatmışsın, küstün mü bana falan diye. ben de küsmedim ama kırıldım, facebooku da  şu şu sebepten(sonra yazacağım) kapattım diye cevapladım.

sonra ne yaptığına dair açıklama yapmış, ama resmen kaş yaparken göz çıkarıyor. sonra ben bir şey yazdım. YAZI'mdan 'yine' kırıcı olduğum kanaatine varmış. tavsiyelerde bulunmuş bir güzel. kendi penceremden bakmamalıymışım hayata. egomu şişirirmiş, insanları kazandırmazmış.

son yazdıklarına cevap verecek bir sürü şey vardı da yazsam şimdi ondan da bir şey çıkartacak. oturup konuşsan aslında ağza alınmayacak kadar basit mevzu. ben üstünde durmam şahsen. çok da sudan bir sebep. b.ktan sebepten ilişkimiz bozulacak. artı beni meşgul etmesi de cabası. bu kadar ne yapmış olabilirim ki yazdığım yorumla ki yazdığım yorumu twitter'dan takip edenler gördü. 

sayıp döktükten sonra, her zaman senin yanındayım, demiş. o da yoruma açık mesela. şuanki gibi mi desem iş çığırından çıkacak.

kapanış cümlem şuydu: tamam. teşekkürler. ben de her zaman senin yanındayım.

bundan da bir şey çıkarmasa bari.

4 Mayıs 2012 Cuma

Maceraperest Diş Doktorunda

3mayıs2012
kaç haftadır kabul etmek istemesem de diş ağrım var. yaban ellerde başıma gelmesini en son istediğim şeylerden biri. Amerika'da diş doktorunun ve işlemlerinin çooook pahalı olduğunu duymuştum. hatta kimisi burada o kadar para vereceğine Türkiye'ye gidip tedavi olup geri dönüyormuş, daha az maliyete.

çok da dayanamayacak düzeyde değil ağrım ama kanal tedavisi olayına girmeden en ufak sızıda ben doğru doktora giderim. duyduğuma göre kanal tedavisi daha acılı-ağrılı oluyormuş. bu sefer de öyle yapayım dedim.
Slutzker ofisine gittim. orada bir kadın var çok yardımsever. ona danıştım. o, kendi doktoruna yönlendirdi. doktorun ofisine gittim sabah 11 randevusu için. elime bir form verdiler. hastalıklar, alerjik durumlar vs. formu doldurduktan 5-10 dk sonra muayenehane kısmına aldılar. hemşire ağzımın filmini çekti. sol tarafı sadece. alt mı yukarısı mı ağrıyor bilemediğimden iki tarafı da çekti. doktor gelene kadar ben hemşireyi doktor sanıyordum laf aramızda:)
bir ara hemşire bir yere gitti. ben o ara etrafımı inceliyorum. fotograf çekiyorum. bloguma yazarım bu macerayı falan diye düşünüyorum. doktor geldi. inceledi filmi. dişlerime tek tek vurarak hangisi problemli onu tesbit etti. sonra filmi ekranda büyüttü. problem çıkaran dişi göstererek bir şeyler söyledi, 'extract' dedi, dolgu yapamam ama o kısmı 'extract' yapabilirim dedi. bir taraftan da dişteki çürük kısmı gösteriyor. tamam, dedim. yani alt tarafı çürük kısmı çıkartacak ama dolgu yapmayacak. o kısmı anladım-ya da bana öyle geldi. acı çekmemem için uyuşturucu iğne yaptı, gitti.
bekliyoruz hemşireyle dişimin uyuşmasını. o ara hemşire 'emin olmak için soruyorum, anladın değil mi ne yapılacağını' dedi. ben de 'evet' dedim. zaten bu benim başıma hep gelir, dişlerimin arayüzeyleri çürür genelde diye anlatıyorum. hemşire de diş ipi kullanmam gerektiğini söylüyor. sonra şarjlı diş fırçaları üzerine tavsiye istedim derken doktor tekrar göründü.
tanıştırayım..en sağdaki diş kendisi.
aç ağzını!  açtım. dişime bir şeyler sürüyor. ben hâlâ çürük kısmı temizleyeceği beklentisindeyim. dedi ki, şimdi biraz acıyabilir. aldı bir alet, dişimi sağa sola esnetmeye başladı. koltukta doğruldum. 'dişimi mi çekiyorsunuz siz?' diye sordum. 'evet' dedi. anam 'extract' diş çekme imiş yaaaaa! ay dedim ben hazır değilim dişimi kaybetmeye. kusura bakmayın anlamamışım ben ingilizcem yüzünden diyorum adam beni dişi çektirmem konusunda ikna etmeye çalışıyor. (hemşire de dediğini tekrarladı, bu nedenle ben sana sormuştum anladın di mi doktoru diye. ben dolguya o kadar odaklanmışım ki başka bir şey söylese bile ben illa ki dolgu olarak anlayacağım dediklerini)

e ben alışkın değilim ki diş çektirmeye. benim doktorum dişi kurtarmaya yönelik elinden geleni yapar, kolay kolay diş çekmez. bir de ne alakaysa bir gücüme gitti, bir gücüme gitti. yalnızım, kimsem yok, diş çektiriyorum falan. kimsesiz hissettim kendimi. bir garip oldum. saçma gibi sanki ama öyle hissettim işte. ben sonra geleyim diyorum adam hâlâ 'o diş önemsiz, çekilmesi lazım, giderek daha da kötüleşecek' diyerek beni ikna etmeye çalışıyor. e tamam da telefonla joker hakkımı kullanıp kendi doktoruma danışmak istiyorum.

bu arada diş doktoru için sigortam yok. olsa ne kadar indirimli öderim bu konuda bilgim de yok. şunu biliyorum; muayenehaneden çıkarken $126 ödedim sadece röntgen için. diş çektirme $150+vergi. 180'e falan patlardı. ikisi için $300. 600 TL yaklaşık.

odama geldim. bu arada yolda Hacı, Esra, Xin'e rastladım. Xin'de bir ilaç varmış onu getirmişti bana. onlara birer fasıl anlattım. sonra Slutzker'daki kadına anlattım durumu. sonra babamı aradım, diş doktorumun numarasını aldım. doktoruma durumu anlatırken 'çektirdin miiiiiiiii' dedi. yok dedim kaçtım:) maille gönderdim, 20lik diş o çektirebilirsin ama emin ol onu çekeceklerinden, dedi. çok pahalı deyince de ne zaman geleceğimi sordu. Eylül gibi dedim. dayanırsın o zamana, ağrı kesici al her gün dedi:)))öndeki dişe zarar vermezmiş. dayanabildiğim yere kadar dayanacağım. gittiğimde ilk işim kendi diş doktoruma gitmek.
para boyutunu geç, şu yaşıma kadar sadece bir kere diş çektirdim o da yirmilik dişimdi. kendisi çıkmayıp gömülü kalmayı tercih etmiş. doktor(bu doktor başka) onu insan içine çıkararak topluma kazandırdı:P ancak doktorun bana söylemedği şey gün içinde 3er saat aralıklarla ağrı kesici almamdı. allahım! anestezinin etkisi geçtikten sonraki ağrı var ya. çok fenaydı çok. bu ara o ağrıyı çekmek istemiyorum.

doktor dişimle biraz uğraştığı için hafif bir ağrı/acıma hissediyorum. ağrı kesici bakar ama onun icabına:)

1 Mayıs 2012 Salı

1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı Kutlu Olsun!



(Grup Yorum-1 mayıs 2011 Taksim Konseri)

Buradan gözüken...
Her şeyin kötüye gittiği...
Yine de...
Böyle günlerde...
İnsanların biraraya gelmesi...
Nedense umut veriyor bana...